Yaratılış

Marduk ortaya çıktığında yok olacaklarını anlamışlardı. Aarvad’dan önce, İsimsiz Yaratıcı’nın yarattığı, her biri ayrı güzellikte olan yedi farklı gezegende hüküm süren yarı tanrılar o kadar güçlendiler ki nereden geldiklerini unuttular. Küstah, kendini beğenmiş ve acımasızdılar. Zamandan bağımsız, ölümden uzak yaşadıkça artık sapkınlaştılar. İsimsiz yaratıcı onları kendi suretinden yarattığında cömert davrandı. Onlara güçler bahşetti ve oturup izledi. Yarattıklarının neler yapabileceğini görmek istedi ancak gördükleri onu mutlu etmedi. Yarı tanrılar aralarında savaştı ve kan döküldü. Yaratıcı, sadık yardımcısı yok edici Marduk’u görevlendirdi. Marduk büyük bir kuyruklu yıldıza dönüştü ve yedi ayrı gezegeni ve üzerinde yaşayan üstün varlıkları yok etti. Gezegenler yok olduğunda ortaya çıkan enerji çok büyüktü. İsimsiz Yaratıcı düşündü ve yeniden denemeye karar verdi.

Bu sefer ölüm ve yaşam olacaktı. Bu sefer acı olacaktı. Yaratıklar, eğer yaşamak istiyorlarsa, savaşacaklardı. Yaşamayı hak etmeliydiler. Yaratıcının emri ile Marduk içinde fırtınalar ve afetlerle, önceki dünyalara göre barınması çok daha zor olan Aarvad’ı yarattı. İçine ateş ve suyu, dağları ve gökyüzünü koydu. İsimsiz Yaratıcı ortaya çıkan yeni dünyadan mutlu oldu. Tek eksik ölüm ve yaşamdı. İsimsiz Yaratıcı gün boyunca Aarvad’da dolaştı. Günün getirdiklerine tanık oldu. Güneşi izledi, onun doğa üzerindeki etkilerine tanıklık etti. Ardından gözlerini kapadı ve Yaşamın ve güneşin Tanrısı, oğlu Arius’u yarattı. Gece olmuştu. İsimsiz Yaratıcı gece boyunca Aarvad’ı dolaştı. Bir ormanın içine girdi, dağları aştı ve bir mağara da gözlerini kapadı. Karanlığın ne olduğunu anladı ve rüyasında kızı Naru’yu gördü. Gözlerini açtığında karanlığın ve ölümün tanrıçası, yıldızlar kadar güzel Naru karşısında oturmaktaydı. İsimsiz Yaratıcı onlara gücünün bir kısmını bahşetti ve Aarvad’ı terk etti ve izlemeye başladı.

Yaşam ve Ölüm

Arius güneşin altında, denizin kenarında suda yüzen balıklar hayal etti ve hayali gerçek oldu. Arius gücünün yaratmak olduğunu anladı. Yaşam önce denizlerde başladı, ardından karaya çıktı. Tek hücreli hayvanlar, sürüngenler, ardından da memeliler ve insanlar ortaya çıktı. Yaşam ilkel bir şekilde olsa da hızla ilerlemekteydi. Naru ölen ilk bedenden çıkan ruha öteki alemin yolunu gösterdiğinde gücünün ölüm olduğunu anladı. Herhangi bir canlı bedenini terk ettiği zaman ortaya çıkan ruhların gözleri yaşama kapalıydı. Naru’nun aleminde, ışığın olmadığı bu yerde yollarını bulmaya çalışıyorlardı ancak bu imkansızdı. Kayıp ruhların çığlıkları Naru’yu hüzne boğdu ve ölümün tanrıçası karanlık mağarasında ağladı. Tanrıçanın göz yaşları katılaştı ve giderek büyüyen bir kristale dönüşmeye başladı. Kristal Naru’nun yerin kat kat altındaki mağarasının tavanını deldi ve yükselmeye devam etti. Yükselmesi durduğunda Narun Kristali sadece ruhların görebildiği, karanlık bir ışık yaymaya başladı. Bu ışığı gören ruhlar kristale doğru çekildiler ve Naru’yu yerin altındaki mağarasında ağlarken buldular. Onu teselli ettiler. Naru’yu teselli eden ruhlar dönüştü ve ruh toplayıcıları oldular.

Kendi çektikleri acıyı, ve bu acının tanrıçaları Naru’yu nasıl üzdüğünü bilen bu ruh toplayıcıları kendilerinden sonra gelen ruhların acı çekmemesini sağladılar. Onları kristalin ışığına, tanrıçalarına götürdüler.

Naru elindeki ruhlarla ne yapacağını bilmiyordu. Arius ile konuşmaya karar verdi. Güneşin Tanrısı ve Karanlığın Tanrıçası aralarında bir anlaşmaya vardılar. Ruhlar eğer Naru’nun önünde, tanrıça onları okurken yaptıklarının kefaretini ödeyebilirler ise Naru’nun mağarasından çıkıp Arius’un yanına gideceklerdi. Öyle de oldu. Naru bazı ruhların yeniden gündüzü görmesine izin verdi ve onları Arius’a yolladı ve böylece reenkarnasyon başlamış oldu.

Yeniden doğan ruhlar, yeni bedenlerinde yaşamaya devam ettikçe önceki yaşamlarında yaptıkları hataları hatırladı ve onları tekrarlamadılar. Bu sayede hızla geliştiler ve böyle insanların uygarlığı, görkemli Protean İmparatorluğu doğdu.

Protean ve reenkarnasyon

Protean, Aarvad dünyasında düzenin ve uyumun sembolü olan, yüzyıllardır ayakta duran bir imparatorluktur. Hemen hemen her yere yayılmış, hayatın döngüsüyle, yani yaşam ve ölümle muhteşem bir uyum içinde yaşayan, ileri mimarisi ve estetik anlayışı ile Proteanlıların her zaman gurur kaynağı olmuştur. Protean medeniyette gelinen son noktadır.

Proteanlıların bu kadar gelişmiş olmasının sırrı Arius ve Naru’nun yaptığı anlaşmada, yani iki tanrının iş birliği sayesinde ruhların başka bedenlerde yeniden doğup başka hayatlar yaşamasında gizlidir.

Bir Proteanlı fiziksel olarak ölümü tatsa bile ruhu asla tam anlamıyla yok olmaz. Spiritüel dünyaya geçebilmek için Narun Kristali’ni bulmak zorundadır. Naru’nun ruh toplayıcıları bu noktada devreye girerler ve yolunu kaybetmiş ruhları kristale doğru yönlendirirler. Ruh, ışık yayan kristali bulduktan sonra yeraltına iner ve Naru’nun öte alemdeki mağarasına açılan yarıktan geçer.

Ruh artık tanrıça ile yüzleşmeye hazırdır. Naru’nun günahlarıyla, sevaplarıyla ruhları kitap gibi okuyabilme yeteneği vardır. Naru, ruhun ikinci bir yaşamı hak etmediğine karar verirse ruh sonsuza Narun Kristali’ne hapsolur ve cezasını çekmeye başlar.

Eğer tanrıça ruhun günahlarının kefaretini ödeyebileceğine kanaat getirirse, ruh yeraltını terk eder ve Arius’un yanına, gökyüzüne çıkar. Ruh burada yaşam tanrısının katında yeni bedenini beklemeye başlar. Anua doğru anda, ruhu içine çeker ve beklemeye başlar. Doğumdan hemen önce okunan bir dua Arius’un doğru zamanı anlamasına yardımcı olur ve yaşam tanrısı doğru anda ruhu yeni bedenine üfler.

Ruh, yeni bedeninde yaş aldıkça önceki hayatını hatırlar. Eski tecrübeleri bir bir geri gelir. Bu bir nevi ölümsüzlük demektir aslında. Proteanlılar asla gerçekten yok olmazlar.

Aarvad adı verilen bu dünyada reenkarnasyon bilinen bir gerçektedir. Yaşam ve ölüm tanrısı birlikte çalışıp bunun olmasını sağlamaktadırlar. Protean halkının bu kadar gelişmiş olmasının sebebi bu gerçeğe uyum sağlamış olmasıdır.

Doğal olarak yeniden doğmanın bazı etkileri vardır. Bilgi artarak, gelişerek taşınır. Ölüm bir son değildir. Proteanlılar bir önceki hayatlarında edindikleri tecrübeleri çocukluktan sonra şiddeti artarak hatırlamaya başlar. Yatkın oldukları alanlar önceki hayatlarındaki tecrübe ettikleri şeylerdir aslında. Yirmilerine gelmiş bir Proteanlı önceki hayatlarını, tecrübelerini, acılarını, mutlu anlarını net bir şekilde hatırlamaktadır. İşte bu sayede, iyisiyle kötüsüyle bütün tecrübeler aktarılır, bilgi taşınır, imparatorluk sürekli gelişir. Öyle ya da böyle, Protean hep bir şekilde ileri gider.

Vazgeçenler

Ölümsüz olmanın kötü yanları vardır. Bazı insanlara acı fazla gelir. Önceki hayatlarında yaşadıkları kayıplar, işledikleri suçlar, pişmanlıklar… Bazıları bütün bunlarla baş edemezler. Ölüm de bir kurtuluş olmadığı için Proteanlıların acıyla mücadele etmek için yaratıcı yollar bulmaları gerekmiştir.

Artık yaşama, sonsuz yolculuğuna devam etmek istemeyen Proteanlı Narun Kristali’nden her yere yayılan, ölümlü gözlerin göremediği ışığı bulmak zorundadır. Narun Kristali iki dünya arasında var olan bir köprüdür, aynı zamanda yaşamı hak etmeyen ruhların da hapishanesidir. Aynı anda iki alemde de var olmaktadır.

Narun Kristali son derece değerli bir madendir. Bu kristalden kesilen parçalardan üretilen toz da haliyle çok değerlidir, illegal yollardan satın alınabilir. Bazı maceracılar Narun Kristali’ne ulaşıp bir parça koparabilmek için hayatlarını riske ederler. Kristalin etrafında arazi ve koşullar çok serttir. Narun Kristali’nin ışığı ve ısıyı emen bir yapısı vardır. Bu arazide yürümek demek hayatla kumar oynamak demektir.

Narun Kristali’nden elde edilen, halk arasında “Narun” olarak bilinen bu toz ne işe yarar? En basit haliye anlatmak gerekirse bir uyuşturucu çeşididir Narun. Eğer ayarlı dozlarda kullanılır ise kullananı bitkisel hayata, bir çeşit komaya sokar. Bu Protean kültüründe bizim için intihar neyse odur. Acıyla baş etmenin bir yoludur. Proteanlılar arasında bu yolu seçmek büyük bir günah olarak görülür ve bu yüzden vazgeçenler saklanırlar. Dağlarda, mağaralarda inzivaya çekilirler. Bazen grup olarak, bazen de tek. Bu sistem çok ama çok uzun yıllardır bu şekilde devam etmektedir.

Hikayeler genellikle asi ruhlarla başlarlar. Bizim de bir hikayemiz olması için asi bir ruha ihtiyacımız var. O asi ruhun adı Razu.

Razu

Yetenekli ve disiplinli bir büyücüdür Razu. Hayatı boyunca imparatorluk için çalışmış, kendini ülkesine adamıştır. Razu Protean’ın en büyük ve en iyi korunan şehri Lazar’da yaşamaktadır. Razu’nun Protean’dan daha çok sevdiği tek bir şey varsa o da karısı Luna’dır. Her şey güzel giderken günün birinde Luna geçmişinden gelen bazı anıları çok canlı bir şekilde hatırlamaya başlar. Korkunç bir ölüm, korkunç bir kaza yaşamış ve canından çok sevdiği oğlunu, kendi dikkatsizliği yüzünden çıkan bir yangında kaybetmiştir. Bu durumla yüzleşecek gücü yoktur. Günler Razu ve Luna için kabusa döner. Razu karısına yardım etmek ister, her yolu dener. Rüya ilminde uzmanlaşmış büyücülere gider ancak bu ölümcül hastalık gibidir. Kabuslar Luna’nın peşini bırakmaz. Razu’nun canından çok sevdiği karısı gözlerinin önünde solmaya başlamıştır. Luna en sonunda dayanamaz ve vazgeçmek ister. Artık Lazar’da yaşamasının bir anlamı yoktur. Kararını Razu’ya açıklar. Eğer kocası ona yardım etmek istiyorsa, onu gerçekten seviyorsa bu isteğini geri çevirmeyecek, saygı duyacaktır.

Razu Luna’nın isteğini kesinlikle kabul etmez, edemez. Luna Vazgeçenler’den olmayacaktır. Razu karısını canından çok sevmektedir. Başka bedenlerde, başka hayatları birlikte yaşayacaklardır. Kaderleridir bu. Ayrılmayacaklardır.

Razu ne derse desin olmaz, ne kadar çabalasa fayda etmez. Luna bir noktadan sonra kocasını dinlemeyi bırakır ve en sonunda Lazar’dan kaçar.

Luna bir süre başıboş dolaştıktan sonra tepelerde ona kurtuluş olarak gördüğü uyuşturucuyu, Narun’u temin edebilecek bir grup vazgeçenle tanışır. Vazgeçenler Luna’yı aralarına kabul eder. Günler sonra Luna amacına ulaşır ve istediği Narun tozunu elde eder.

Vazgeçenler Luna’yı çıkacağı spiritüel yolculuğa hazırlamaya başlar. Bu bir cenaze değil, daha çok bir kutlamadır. Onlara göre bu Luna’nın özgürleşme anıdır. Luna gecenin sonunda, ilk kez Narun kullanır ve etkilerini hemen hisseder. Kaygı ve suçluluk yok olur. Luna eski hayatlarını geride bırakır. Artık o da bir vazgeçendir.

Razu karısını her yerde arar, herkese sorar. Bir büyücü olarak üstlerinden yardım ister. Ancak kimsenin Razu’ya yardım etmeye niyeti yoktur. Onlara göre karısı bir haindir. Yaşama sırtını çeviren diğerleri gibi, o da hak ettiğini bulmuştur.

Razu isyan eder. Bu işte bir yanlışlık vardır. O her zaman Protean için çalışmış, hayatını adamış, ülkesini iyiye götürmek için elinden geleni yapmıştır. Zor gününde birilerinin ona yardım etmesini beklemektedir. Ancak beklediği yardım gelmez.

Razu pes etmez, kendini evine kapatır ve araştırma yapmaya başlar. Razu Lazar’da ileri gelen bir büyücü, saygı duyulan bir adam olduğu için çevresinin de yardımıyla bir süre sonra gizli kayıtlara ulaşır. Okuduklarını hazmetmesi kolay olmaz. Protean’da ölümün gereklilik olduğunu savunan bir anlayış vardır. Ancak bu fikri savunanlar Arius’un rahipleri ve askerleri tarafından bastırılmışlardır. Ölümsüzlüğü reddeden bu kimseler hain olarak damgalanıp sürgüne gönderilmişlerdir. İnandığı bütün değerler birer birer yıkılırken Razu kendinden önceki büyücülerin, sürgüne gönderilmiş olanların çalışmalarını toplar ve uzaklaşır. Yalnız kalmaya, biraz düşünmeye ihtiyacı vardır. En sonunda cesaretini toplar ve Lazar’dan uzakta, dağların tepesindeki evlerine doğru, yaklaşık otuz gün sürecek bir yolculuğa çıkar.

Kaleb’in Zindanı

Razu yolculuğunun üçüncü haftasında, sabaha karşı uykusunda bir ses duyduğunu zanneder ilk kez. Uyanır, etrafına bakar, kimse yoktur. Çadırını toplar, yolculuğuna devam eder. Gergindir. Sesi tekrar duyduğunda bu sefer daha yüksektir. Razu asasını sıkıca kavrar, kafasında bir koruma büyüsünü tekrar eder. Yürümeye devam eder, temkinlidir. Bir süre sonra o sesi tekrar duyar. Sanki birisi ismini söylemektedir. Razu durur ve dinler. Çok derinlerden, çok uzaklardan gelmektedir sanki bu ses. Razu farkında olmadan sese doğru gitmeye başlar. Daracık patikalardan, dik yamaçlardan iner. En sonunda bir mağaranın girişini bulur. Adını fısıldayan bu ses dayanılmaz bir hal almıştır artık. Razu sesi takip eder ve mağaranın dibinde, kendini bir labirentin içinde bulur. Burası tuzaklarla dolu bir yerdir. Belli ki içerdeki şey her neyse, burayı inşa eden kişiler onu dünyanın geri kalanından ayrı tutmak istemiştir.

Razu sesi dinleyerek tuzakları birer birer aşar. En sonunda büyülerle mühürlenmiş bir anıt mezarın önünde bulur kendini. Kaleb’in Zindanı’nın garip bir etkisi vardır, Razu sanki zaman mefhumunu yitirmiş gibidir. Ne kadardır orada olduğuna dair hiçbir fikri yoktur. Sesi tekrar duyar, mezarın içinden gelmektedir. Razu kulak kabartır, bir fısıltı ona mührü kırmasını emretmektedir. Razu kendi iradesini kaybetmiştir sanki. Bir süre sonra eli havada karmaşık semboller çizerken, bir yandan büyü sözlerini tekrarlamaktadır. Razu sihri serbest bırakır. Mühür kırılır, kapak aralanır ve Kaleb, Naru’nun ilk muhafızı yüzyıllardan sonra ilk kez özgürdür.

Kaleb

Naru’nun ilk muhafızı, ruh toplayıcı Kaleb diğerleri arasında en güçlü olandır. Uzun yıllar ruhlara yol gösterdikten sonra artık yorulmuştur. Zaman içinde ruhları toplarken onların acıları, onların heyecanlarını duymak, hissetmek ona zevk vermeye başlamış, bu zevk giderek bir bağımlılığa dönüşmüştür. Bir süre sonra Kaleb ruhları bağlı oldu tanrıçasına vermek yerine kendine saklamış ve onlarla beslenmeye başlamıştır.

Kaleb zaman içinde giderek güçlenir ve diğer ruh toplayıcılarından bazılarını da yanına alarak bir isyan başlatır. Bir ruh toplayıcısı olmak demek Naru’nun sadık hizmetkarı olmak demektir. Ruhları toplamak, görevini layığı ile yerine getirmek… Bunu sonsuza kadar tekrarlamak… Kaleb artık yorulmuştur. O da yeniden yaşamak, bir şeyler hissetmek istemektedir artık.

Kaleb yanında takipçileri ile birlikte Naru’nun karşısına çıkar ve onu tehdit eder. Yeniden yaşamak istediğini, insanlar arasında yürümek istediğini söyler. Naru hizmetkarına kendi huzurunda ettiği bağlılık yeminini hatırlatır. Yemin Kaleb’in umrunda değildir. Şartlar değişmiştir. Yaşamak istemektedir. Tanrıça Naru geri adım atmaz ve Kaleb bir anda kendini karanlık gecede, tek başına kraliçesinin karşısında bulur.

Kraliçe ona bir ders vermek, ondan bir örnek yaratmak ister ve acımasızca saldırır. O güne kadar yaşamış olan insanların bütün acıları ile, bütün kâbusları ile ona saldırır. Kaleb bir süre bütün bu acılara dayanamaz ve yıkılır. Kraliçe Kaleb’i takip edenlere bir şans daha sunar. Ya Naru’nun yanında olacaklar ya da Kaleb ile birlikte sonsuz bir hapse mahkûm olacaklardır. Ruh toplayıcıları Naru’nun ayaklarına kapanır ve af dilenirler. Hata yapmışlardır. Naru onları affeder.

Kaleb kendini içindeki ruhlardan arındırılmış bir şekilde, yer altında yapayalnız kalacağı, cezasını çekeceği bir labirentte bulur. Naru bir daha büyü yapamasın diye dudaklarını mühürlemiş, dilini koparmıştır ruh toplayıcısı ve ilk muhafızının. Ancak Kaleb'in içindeki öfke, onu tutsak eden tanrıya karşı duyduğu öfke hala canlıdır. Kaleb konuşamasa da bir büyücü olan Razu’nun acısını hissetmiş, ruhuna dokunmanın bir yolunu bulmuştur. Bu zavallı büyücü de kendisi gibi acı çekmektedir. Onun gibi ihanete uğramıştır. Her şey iyiyken yanında olanlar, zor zamanında ona sırtını dönmüşlerdir. Kaleb Razu’ya yardım etmeye karar verir. Sonsuzluk hapsinde daha fazla acı çekmesinin bir anlamı yoktur. Naru ile yüzleşmek, ona kafa tutmak ise söz konusu bile değildir. Ancak Razu gibi yetenekli, öfkeli bir büyücü ile birleşirse, onu ikna edebilirse bir şansı vardır.

Kaleb, Razu'nun ruhuna dokunarak ona karısını bulmasının çok zor olduğunu söyler. Ancak reenkarnasyon denen bu ceza sona ererse en azından başkalarının acı çekmesini engellemiş olacaktır Razu. Kaleb büyücüye yapması gerekenleri anlatır. Kristali nerede bulacağını, ne yapması gerektiğini söyler. Oraya ulaşabilmesi ve hayatta kalabilmesi için gerekli olan büyüyü öğretir. Bu büyü Razu için çok ama çok ileri bir seviyedir. Öğrenmesinin imkânı yoktur. Kaleb Razu’ya ne kadar ileri gidebileceğini sorar. Neleri feda etmeye hazırdır? Razu her şeyi diye cevap verir. Eğer karısı Luna artık yoksa, bir daha yanında olamayacaksa her şey anlamsızdır. Kaleb gülümser ve büyücüye gözlerini kapamasını söyler. Bir süre sonra Kaleb ruhunu bedeninden çıkartır ve Razu’nunkine aktarır.

Razu içine akan saf gücü hisseder. Korku, kaygı gibi insani duyguları tamamen yok olur. Yapması gerekeni anlamıştır. Gidip Narun Kristalini kıracak, bu dünya ile öte alemin bağlantısını kesecektir.

Razu mağaradan çıkış yolunu kolayca bulur. Tekrar gün ışığını gördüğünde ne kadar zaman geçtiğine dair hiçbir fikri yoktur ancak neredeyse on yıl yaşlanmış gözükmektedir. Razu tekrar yola koyulur.

Lazar’a geri fikirlerini yaymaya başlar. Doğal olarak karizmatik bir adam olduğu için kısa süre içinde reenkarnasyonun bir hediye değil, tanrılardan verilmiş bir ceza olduğuna inanan bir kalabalık toplamıştır etrafına.

Arius’un rahipleri Razu’yu yakalamak için ellerinden geleni yaparlar ancak başarılı olamazlar. Razu’nun düşünceleri zamanla bir fikre, bir harekete, en sonunda da neredeyse bir dine dönüşür. Büyücü ve takipçileri Lazar’dan uzakta, dağlarda yaşamaya başlarlar. Razu onlara büyü yapmayı öğretir. Özgürlüğün inandıkları aksine ölümden, sadece tek bir hayat yaşamaktan geçtiğini anlatır. Ancak ölümlü olunduğu zaman hayatın gerçek değerinin alınabileceğini söyler. Razu gibi, sevdiklerini kaybettiği için acı çekenler, her geçen gün ona körü körüne bağlanmaktadırlar.

Razu’nun planı kristale zarar vermek, ruhların geçişini engellemek ve yok olmalarını sağlamaktır. Yok olsunlar ki yenilerine hayat versinler. Bir kristalde hapsolmak, ya da kendilerini tekrarlamak yerine kozmik enerjiye, evrenin doğal akışa teslim olsunlar. Ölümü kabullensinler.

Zira Razu ve müritlerine göre Tanrı ya da değil, kimsenin bu doğal akışa, evrenin kanununa müdahale etmeye hakkı yoktur.

Razu zihninde bu motivasyonla defalarca vadiye yaklaşmaya çalışır ancak başarısız olur. Narun Kristaline uzanan vadide hiç ışık yoktur. Normal olmayan bu karanlıkta ilerlemek hemen hemen imkansızdır. Razu soğuk ve karanlıkla mücadele eder, kristale ulaşmaya çalışır ancak başarısız olur. Kayıplar her denemesinde fazlalaşır. Büyücü çaresiz hissetmektedir.

Orcların Çağı

Razu radikal bir çözüm bulması gerektiğinin farkındadır. Bir sonraki seferden de kayıplarla dönünce Kaleb’in ona öğrettiği büyüyü kullanmaktan başka çaresi olmadığını anlar. Razu en yetenekli müritleri ile kapanır ve karmaşık büyü üzerinde çalışmaya başlar. Yemeden içmeden geçen bir hafta sonunda Razu çadırından çıkar ve müritlerini etrafına toplar ve onlara bir konuşma yapar. Sonunda üzerinde çalıştığı şeyi göstermenin zamanı gelmiştir. Razu haber salar, müritlerini etrafında toplar ve onlara az sonra bir mucizeye tanık olacaklarını söyler. Tek beklentisi ona güvenmeleridir. Müritleri merakla Razu’yu izlemektediler.

Razu karmaşık büyüyü önce kendine yapar ve takipçileri önünde büyümeye başlar, irileşir, kasları şişer. Derisi sertleşir ve yeşil, kahverengi tonları alır. Razu takipçileri onu hayretle izlerken dayanıklı, karanlıkta görebilen korkusuz bir yaratığa, bir Orc’a dönüşür. Az önce karşılaştıkları mucize takipçilerini oldukları yere mıhlamıştır. Sessizce karşılarında duran güçlü yaratığa bakmaktadırlar. Razu vahşi çığlığı ile sessizliği yırtınca, takipçileri de onunla birlikte haykırır. Kalabalık coşunca Razu ve büyücüleri birlikte hep bir ağızdan büyüyü yaparlar ve kalabalıklar, yığınlar sırayla Orclara dönüşür.

Özgür Bölge Dorion

Proteanlılar dağlarda bir şeyler döndüğünün farkındadır. Karanlık zamanlar yakındır. Bu yüzden savaşa hazırlanmaktadırlar. Tıpkı Razu ve Orcları gibi. Ancak iki tarafta da bu durumdan hoşnut olmayan azınlıklar vardır. Protean’ın ne olursa barışçıl bir politika izlemesi gerektiğini düşünenler ve Razu’nun giderek artan öfkesi ve intikam arzusundan memnun olmayanlar. İki taraf, liderlerinden gizli bir araya gelirler ve barış içinde yaşamak istediklerini dile getirirler. Orcların şartı onlara saygı duyulması gerekliliğidir. Reenkarnasyon bir kural değil, bir tercih olmalıdır. Dolayısı ile hayatının, kendi kaderinin kontrolünü eline almak isteyen bireylere saygı duyulacaktır. İki tarafta hiçbir şekilde şiddete başvurmayacağına, şayet vurursa bunun savaş getireceğine dair belgeler imzalarlar ve o günden sonra insan ve orcların birlikte yaşayıp, ticaret yapabileceği, eğlenip sapıtabileceği Özgür Bölge Dorion kurulmuş olur.

Dorion karşılıklı anlayış ilkesinin hâkim olduğu bir bölgedir. Dorion’a gelen kişi hangi bölgeden gelmiş olursa olsun, geçmişi ne olursa olsun kabul edilir. Tek bir koşul vardır, o da şiddetten uzak durmak. Dorion barış yanlısı sakinleri ile dünyanın geri kalanına kıyasla huzur içinde var olurken sıra dışı bir ziyaretçinin gelişi ile sarsılır. Bu ziyaretçi Naru’nun eski ruh toplayıcılarından biridir. Görevinden yılmış, yorgun bir ruh toplayıcısı olan Vintair son bir umut olarak tek kabul görebileceği bölge olan Dorion’a gelmiştir. Dorion’un konseyi bir karar vermek zorundadır. Aralarında bir ruh toplayıcısının olması tedirgin edici bir durumdur. Sonunda konsey bir karar verir ve Vintair’in aralarında yaşamasına karar verirler. Durum ne kadar sıradışı olursa önemli olanın Dorion’un ilkeleri olduğuna karar vermişlerdir. Dorion özgür bir bölgedir ve şiddeti reddeden herkes, gerçekten herkes gelip burada yaşayabilir.

Zaman geçer, Vintair herkesten uzakta, sakin bir hayat sürmektedir. Kılıç ve zırh yapımına özel bir ilgisi vardır. Demire vurmak, ona şekil vermek Vintair’i sakinleştirmektedir. Dorion sakinleri bir sabah uyandıklarında Vintair’in topraktan çıkan, Narun Kristali’nden yapılma zincirlerle yere zincirlenmiş olduğunu görürler. Eski ruh toplayıcısı sanki orada değil gibidir, cevap vermez. Sadece işini yapar. Dorion sakinleri önce ne yapacaklarını bilemezler, ancak durumun kimseye bir zararı olmadığını anladıklarını Vintair’i kendi halinde, işiyle baş başa bırakırlar. Vintair’in de tek istediği budur zaten. Taşıdığı bütün ruhlar onda iz bırakmıştır, çok fazla uzun süre ruhların rehberi olmak, onların acılarına, umutsuzluklarına tanıklık etmek Vintair’i tüketmiştir. En sonunda bir gece tanrıçası Naru’ya yakarır. Unutmak istediğini söyler, bir ruh toplayıcısı olarak ölemeyeceğinin farkındadır ancak acıyı, onu içten içe kemiren umutsuzluğu durdurmak istemektedir.

Naru Vintair’in yakarışına sessiz kalmaz ve yaptığı bir büyü ile ona istediğini verir. Vintair artık sadece kılıç ve zırh yapmaktan zevk alan, bu uğurda yaşayan kendi halinde bir varlıktır. Odaklanması ve yeteneği o kadar üst bir seviyededir ki onun elinden çıkan zırhlar ve silahlar sahibine üstünlük sağlamaktadır. Vintair’in adı kısa sürede duyulur ve dünyanın her yerinden maceracılar, askerler ekipmanlarını güçlendirmek, ya da tamir ettirmek için Dorion’a gelmeye başlarlar.

Karanlığın Fethi

Razu olanların farkındadır ancak müdahale etmez. Onun ilgilenmesi gereken çok daha önemli bir işi vardır. Artık Narun Kristali’ne giden karanlık ve soğuk vadi önlerinde bir engel değildir. Razu ve Orcları silahlarını kuşanırlar ve kristali yok etmek için yola çıkarlar. Yolculuk tehlikelerle doludur ancak orclar çok güçlüdür. Tehlikeler kolaylıkla bertaraf edilir. Razu ve orcları kristalin önündedir. Yaşamın olmadığı, ışığın bile var olamadığı bu kasvetli yerde Razu hamlesini yapar. Naru’nun iki dünyada da var olabilen muhafızları bir terslik olduğunu anlamışlardır ancak orclar uzun zamandır bu an için hazırlamışlardır kendilerini. Razu’nun işaret vermesiyle acımadan saldırırlar ve en sonunda liderlerine gerekli alanı ve boşluğu sağlarlar. Bu sayede Razu yeterli gücü toplar ve Kaleb’den öğrendiği bir başka büyü ile neredeyse kristali ortadan ikiye böler.

O gün Aarvad Tarihi’nin anlatıldığı kitaplarda “Karanlığın Fethi” ya da “Işığın Ölümü” olarak geçer. Proteanlılar şoktadır. Başlarına çok kötü bir şey geldiğini hissetmişlerdir. Razu ve orcları lanetlenir, tanrılara dualar edilir. Ancak artık her şey için çok geçtir.

Razu kayıplar vermiştir ancak kısmen de olsa istediğini almıştır. Orclarıyla birlikte dağlara dönerler ve yaralarını sarmaya başlarlar. Bir zamanlar ufak ufak kamplar, artık kasabalara, yerleşim alanlarına dönüşmüştür. Proteanlıların vuracağını bilen Orclar hazırdır. Büyük bir savaş olacaktır.

Proteanlılar Razu’yu kurallara uygun bir şekilde bir elçi gönderip savaşa çağırırlar. Yaptığı şeyin affedilir bir yanı yoktur. Razu daveti kabul eder. Savaşacaktır. İki ordu vadide toplandığında Razu ilk kez Goliath’ı görür.

Goliath

Goliath Naru ve Arius’un birleşmesiden oluşmuş, iki tanrının birlikte yarattığı bir avatardır. Goliath siyah zırhı, kocaman kılıcı ile son derece tehditkar gözükmektedir. Ancak Razu’nun geri adım atmaya hiç niyeti yoktur. Orclarına saldır emrini verir. Protean askerleri, Arius’un savaşçı rahipleri ve Goliath birlikte çok güçlüdürler. Bekleyerek, hesaplayarak savaşırlar. Orclar ise kelimenin tam anlamı ile vahşidirler, ölümü umursamadan saldırırlar.

Razu iyi durumda değildir. Kristal kırıldığı günden itibaren başlamış olan fısıltılar artık dayanılmaz çığlıklar halini almıştır. Binlerce yıldır kristalde tutsak olan ruhlar artık özgürdür. Razu çığlıklar ile baş başadır. Bir zamanlar Protean için canını bile vermeye hazır olan o iyi kalpli büyücü içi nefretle kararmış bir deliye dönüşmüştür artık.

Razu kazanmak için saflarını da riske atan büyüler yapar. Kendi orclarını öldürür. Razu ve Goliath’ın arasında kalan orcların safları hızla erimektedir. En sonunda Goliaht gözü dönmüş Razu’yu kıstırır ve Narun Kristali’nden yapılma kılıcı ile darbe üzerine darbe indirir. Razu’nun özü her bir darbeden sonra Goliath’ın ruhları emen kılıcına doğru çekilmektedir. Razu ölmek üzere olduğunun farkındadır. Çaresiz ve öfke doludur. Yapabileceği hiçbir şey yoktur. Goliath onu kılıcına hapsedecektir. Bütün yaptıkları boşa gitmiştir.

Yüzünde yaptıklarından pişman olmadığını anlatan son bir gülümseme belirir. Goliath Razu’ya acımaz ve öldürücü darbeler vurur. Kılıcı içine hapsettiği ruhlar ile saflarının arkasına, güvenli bir yere doğru gider. Ancak kimse Goliath’ın dev kılıcının çekiminden kaçabilen Cyrus’u fark etmemiştir. Bir illüzyonist, katil ve hırsız olan Cyrus son kalan gücüyle bir büyü yapar ve kendini bir bedene transfer edip kaçar.

Kalan Orclar direnmeye devam etse de “Karanlık Vadi Savaşı” aslında bitmiştir. Proteanlılar acımazlar. Yardım, merhamet dilenenleri hemen oracıkta öldürürler. Yaşlı, kadın, çocuk dinlemezler. Orcların tamamı yok olmalıdır.

Soykırım

Sonraki birkaç yıl Orclar için çok karanlık geçer. Kristal kırılmış, ışık zayıflamıştır. Ruhlar öte aleme geçemeden başıboş dolaşmaktadırlar. Reenkarnasyon bir zamanlar her ruh için doğal bir hak artık bir imtiyaz haline gelmiştir. Kimse bir daha yaşayıp, yaşayamayacağını bilmediği için Proteanlıları bir korku salmıştır. Kimse kimseye güvenmemeye başlamıştır. Ölümlü hissetmektedirler kendilerini ve bu alışık oldukları bir durum değildir.

Öfkeli Proteanlılar resmen bir soykırım başlatmışlardır. Dağlara kaçmış, tek tük yaşamaya çalışan orcları avlayıp köklerini kurutmaya çalışırlar. Protean ölüm timleri vadi ve etrafında, karanlık ve soğuk her yerde, orcların yaşayabilecekleri alanlarda ava çıkarlar. Katliam acımadan devam eder. Orclar ve liderleri Razu onlara en büyük laneti, belki Protean’ın sonunu getirmişlerdir. Bunun bir cezasının olmasından daha doğal bir şey yoktur.

Cyrus

Cyrus olanları gölgelerden izlemektedir. Kristalin içinde, boşlukta bir hiç olarak hapsedilmenin ne demek olduğunu bilen Cyrus, Razu’ya acımaktadır. Kristal kırıldığında, diğer ruhlarla birlikte onun bedenine doğru çekilirken zihninin fragmanları arsasında gezinmiş, Razu’yu belki de ondan daha iyi anlamıştır. Canından çok sevdiği karısını kaybeden bu adamın inandığı tüm temel değerler sarsılmıştır. O da dünyayı sarsmak istemiştir ve başarılı olmuştur.

Cyrus usta bir hırsız, bir katil ve illüzyonisttir. Bir yerlere sızmak, şekil değiştirmek onun uzmanlık alanıdır. Yeteneklerinin farkında olan bu tehlikeli adam bir plan yapar. Goliath’ın kılıcından yapılmış daha ufak bir kristal başkent Lazar’da, Arius tapınağında tutulmakta ve çok iyi korunmaktadır. Ancak Cyrus önceden hazırladığı büyülerle, bedenden bedene zıplayarak, muhafızları atlatır ve kimseye görünmeden kristali çalmayı başarır.

Cyrus’un bir büyü ile Razu’nun karısı Luna’nın kılığına girer ve onu serbest bırakır. Razu kendinde değildir. Cyrus onu ikna etmeye çalışır. Güçlerine ihtiyacı vardır. Onun kaldığı yerden artık Luna devam edecektir. Razu eskisi gibi keskin, disiplinli bir büyücü değildir. Yaşadıkları aklının dengesini bozmuştur. Ancak hala Luna imgesi zihninde çok güçlüdür. Razu karısı kılığına girmiş Cyrus’u dinler ve kendini feda eder. Cyrus ortaya çıkan enerjiyi yok olmadan muhafaza eder, içine akmakta olan yeni gücü zevkle karşılar.

Diriliş

Cyrus korkunç ölümlerin yaşandığı, toprağın kırmızıya boyandığı karanlık vadidedir. Bütün enerjisini toplar ve büyüsünü yapar. Kristalin içinde hapsolmuş Orcların ruhlarını serbest bırakır. Görülmeye değer bir manzaradır bu. Savaş alanında binlerce, on binlerce ruh bir fırtına gibi Cyrus’un etrafında dört dönmektedir. Cyrus huşu içinde izlemektedir olanları. Daha sonra yavaş yavaş kemik ve kas dokusu belirir artık bir fırtına yaratmış olan ruhların etrafında. Öfkeleri, nefretleri hissedilmektedir sanki. Bedenler ruhların etrafında oluşurken Cyrus ayakta kalmaya çalışmaktadır.

Cyrus biraz olsun kendine geldikten sonra ordusunu alıp müjdeli haberi vermek üzere o günden sonra Luna Vadisi adını verecekleri yere gider. Orclar yenilmemiştir. İntikam ateşi hala içlerinde yanmaktadır ve Protean ile gerekirse sonsuza kadar sürecek bir savaşı yapmaya hazırdır.

Luna

Cyrus’un Luna adını seçmiş olması tesadüf değildir. Düşmüş, yenilmiş olsa da Razu’ya saygı duymaktadır ve onu onurlandırmak istemiş, yaşadıkları yere Razu’nun en sevdiği şey olan karısı Luna’nın adını vermiştir.

Cyrus, Razu gibi mutlak bir lider olmayı reddeder. Onun yerine orcların en tecrübeli savaşçılarından oluşan bir konsey ile birlikte oturur ve kararlar alır. Savaşmaları gerecektir, buna hiç şüphe yoktur. Orclar cesur ve güçlüdürler. Ancak Razu’nun düşüşü, Goliath ve Protean’la yaptıkları savaştan sonra sarsılmışlardır. Aldıkları ağır yenilgi hala zihinlerinde tazedir. Her ne kadar savaşta canından olan orcların dirilmesi ve Luna’ya geri dönmeleri moralleri tazelese de Cyrus bir şeyler yapması gerektiğinin farkındadır. Konsey ile birlikte yaptığı toplantıdan sonra saflarını sıkılaştırmaya, hızla birlikler oluşturup eğitime başlamaya karar verirler.

Cyrus ilk olarak Yıkılmaz Thurag’a gider. Thurag iki adam boyunda ve eninde, savaşta cesaretiyle ve ne kadar yara alırsa alsın, asla yıkılmamasıyla nam salmış devasa bir orctur. Halkın gözünde bir savaş kahramanıdır. Cyrus ondan kendisi gibi korkusuz savaşçılar yetiştirmesini ister. Korku nedir bilmeyen, düşmanı gördüğü zaman tereddüt etmeyen, acımasız, korkusuz, makine gibi savaşçılar. Thurag Cyrus’un teklifini kabul eder. Bu onun için bir onurdur. Böylece Thurag “Demir Lejyon” adını verdiği savaşçıları yetiştirmeye başlar. Demir Lejyonerler Luna’nın sınır korumasından sorumludur. Sertlikleri ve acımasız yapıları ile bilinirler. Hiçbir Lunaskar bir Demir Lejyon askerinin söylediğini ikiletmez, onlarla tartışmaya girmek istemez.

Cyrus Thurag’dan bir şifacı olan Lorna’yı bulur. Orclar dayanıklı, yaraları bir oranda kendi kendine iyileşse de yaşadıkları coğrafya şifacıların varlığını mecbur kılmaktadır. Cyrus Lorna’dan kendisi gibi şifacılar eğitmesini ister. Sırf iyileştirici büyüler için değil, savaşta onları güçlendirecek, avantaj sağlayacak iksirlere de ihtiyaçları olacaktır. Lorna Cyrus’a yardım edebileceğini söyler ancak bunun için malzemelere ihtiyacı olacaktır. Cyrus’un istediği iksirler, ormanda kolaylıkla toplayabileceğiniz malzemelerle yapabileceğiniz şeyler değildir. Lorna’nın canavarlarla yüzleşmekten korkmayan, Hagard gibi dünyanın en tehlikeli yerlerinde gezip, ona istediği malzemeleri getirebilecek avcılara, toplayıcılara ihtiyacı olacaktır. Cyrus elinden geleni yapacağını söyler.

Eğer gelişmek istiyorlarsa zorlanmaları, sınanmaları gerekmektedir. Cyrus bunun farkındadır. Ancak söz konusu Hagard ve onun cehennemden çıkmış gibi gözüken canavarlarını düşündüğünde Cyrus’un oyunun kurallarını bozması gerekecektir. Thurag ve Lejyonerleri güçlüdür. Lorna ve şifacıları onlara yardım edecektir ancak bu yeterli değildir. Cyrus’un gölgelerde gezinmeyi bilen, arkadan dolaşıp öldürücü darbeyi indirebilecek katillere ihtiyacı olacaktır.

Gunnar, Lunaskar’da herkesin korktuğu, belki de binden fazla leşi olan, öldürmeyi bir hobi haline getirmiş acımasız bir katildir. Kendi dahil, kimseden hoşlanmaz. Kimse onunla karşı karşıya gelmek istemez. Luna’da onunla karşılaşmaktan çekinmeyecek tek bir kişi vardır, o da Cyrus’tur. İkili oturup konuşurlar. Cyrus Luna’nın güçlenmmesi, gelişmesi için Gunnar’ın yardımına ihtiyacı oluğunu söyler. Hem Protean, hem de çevredeki diğer tehlikelerle boğuşmaları gerekmektedir. Cyrus Gunnar’dan merhametsiz, savaşta gözünü kan bürüyen orcları seçmesi ister. Ok kullanmada ve de bıçak sanatında ustalaşmış bir ekip yaratmak istemektedir. Gunnar Cyrus’un teklifini kabul eder. Çok değil, kısa bir süre sonra Gunnar ve katilleri Luna sakinleri dahil, herkesin korkulu rüyası olmayı başarırlar.

Cyrus gelişimden son derece memnundur. Luna hızla büyümekte, kendini koruyup, yetebilecek bir hale gelmektedir. Cyrus sıranın kendisinde olduğunun farkındadır. Eğer Protean ile yüzleşeceklerse, eğer Hagard’a gitmeleri gerekecekse bunu büyü olmadan başarmalarına imkân yoktur. Cyrus yetenekli büyücüleri toplar ve birlikte bir kule inşa ederler. Bu kule, izinsiz bir şekilde yaklaşanı saniyeler içinde yok edecek, en güçlü savunma büyüleri ile donatılır ve Luna’nın sembolü haline gelir. Cyrus ve büyücüleri her geçen gün öğrenmekte, gelişmektedir.

Demir Lejyon, şifacılar, bıçakçılar ve büyücüler bir araya gelip oluşturdukları takımlarla düzenli olarak çıkarmalar yaparlar. Karşılaştıkları Protean birliklerini, ya da tehlikeli canavarları öldürüp geri döndükleri her gün, Cyrus ona güçlerini bahşeden, çok az kişinin varlığından haberdar olduğu, büyü ve gizem tanrısı Matta’ya şükreder. Ondan bu karanlık çağda kendisine gerekli olan gücü ve cesareti bahşetmesini ister.

Matta da aynen öyle yapar. İnananı Cyrus’un yaptıklarından son derece memnundur. Onun gibi hırslı, gözü pek bir ölümlüyü izlemek çabuk sıkılan bir tanrı olan Matta’yı keyiflendirmektedir. Matta, Cyrus’a yeni güçler bahşeder. Hiçbir büyücünün ulaşamadığı bir seviyeye ulaşan Cyrus savaş alanına elinin bir hareketiyle gökten yıldırımları çağırmakta, düşmanlarının üzerine ateş topları salmaktadır. Luna sakinleri kısa sürede Cyrus’un savaş alanındaki acımasızlığı hakkında konuşmaya başlarlar. Cyrus’tan çekinmektedirler. Luna sakinlerinin korkuyla karışık bu saygısı büyücünün çok hoşuna gider. Bazıları onu yarı tanrı olarak görmektedir. Cyrus’un bir şikayeti yoktur. Gücünün, neler yapabileceğinin farkındadır ve takdir edilmek hoşuna gitmektedir.

Lazar

Bir zamanlar huzurun ve düzenin simgesi olan bu güzel şehirde Razu’nun ihaneti ve kristalin kırılmasından sonra çok şey değişmiştir. O güne kadar huzur içinde yaşayan, ölüm nedir bilmeyen Proteanlılar Narun Kristali kırıldıktan sonra eskisi gibi reenkarne olamayacaklarını acı bir şekilde tecrübe ederler. Kristalin kırılmış olması, ışığını eskisi gibi yayamaması bütün düzeni bozmuştur. Reenkarnasyon artık herkesin bir hakkı değil, daha çok bir şansa dönüşmüştür. Bu parayla ya da statüyle elde edilebilecek bir şey değildir. Protean’ın önde gelenleri, soyluları, büyücüleri, hatta yeni yeni oluşmaya başlayan yeraltı dünyası ölümsüzlüğü, reenkarnasyonu elde etmeyi denemiş, ancak başarısız olmuştur.

İlk darbeyi bin yıla yakın bir süredir yaşayan ve hüküm süren adil kralları Sermon ölüp de geri gelmeyince yaşar Proteanlılar. Söz hızla yayılır. Sermon ölmüştür. O bile geri gelemiyorsa ölümden, Razu gerçekten de istediğini almış demektir. Proteanlılar kısa süre içinde birbirlerinden korkar olurlar. Güven nedir unuturlar. Çok uzun süredir ölüm korkusu nedir bilmeden yaşamış bir halk krizin eşiğindedir. Bir krala ihtiyaçları vardır.

Arius’un yaşlı rahibi Anton oy birliği ile yeni kral olarak seçilir. Yanına güvendiği rahipleri alır ve krizde olan şehre müdahale eder. Anton ve rahipleri ileri seviye şifacılardır. Yeniden yaşam olmasa da var olan yaşamı uzatma, hastalıkları iyileştirme gibi güçleri ödül olarak sunarlar. Böylece Protean şövalyelerini, saflara katılmak isteyenleri motive ederler. Protean’ın Luna’ya karşı dik durması gerekmektedir. Bunun için eskisi gibi ölümden korkmayan savaşçılara ihtiyacı vardır. Anton’un sunduğu çözüm ideal olmasa da işe yaramıştır. Proteanlılar arasında tekrar düzen sağlanır. Hali hazırda düzgün bir birlik olan şövalyeler, gençleri aralarına kabul edip eğitmeye başlarlar.

İnançlı ve korkusuz bir şövalye olan Jeremias yüzyıllardır yaşayan, sayısız savaş görmüş tecrübeli ve karizmatik bir savaşçıdır. Öldükleri bir daha yaşayıp yaşamayacaklarını bilemeyen genç şövalyeler açıkça korkmaktadırlar. Jeremias o güne kadar görülmemiş sert ve otoriter bir yönetim anlayışı getirir Lazar’a. Jeremias’tan eğitim alan bazı şövalyeler onun öfkesinden, ölüme kıyasla daha çok korkmaktadırlar. Zaman içinde disiplin, eğitim Jeremias’ın istediği seviyeye gelir ve hem kılıç dövüşünde hem kalkan kullanmada Lazar’ın şövalyeleri Anton’u ve Jeremias’ın gururlandırmaya başlarlar.

Jeremias, yüzyılların tecrübesine sahip olan iyi bir liderdir. İyi bir lider olmasının sebebi açık fikirli olmasıdır. Olağanüstü bir durum yaşadıklarının farkındadır, dolayısı ile olağanüstü tedbirler alır. Daha önceden büyüyü, rakibine uzaktan vurmayı hor gören Şövalyeler büyücüler ve okçularla birlikte uyum içinde savaşmaya başlarlar. Sonuçlar oldukça iyidir. Jeremias Anton’a daha çok büyücü bulmasını söyler.

Lazar’da ve Protean’ın geri kalanında Razu’nun ihanetinden sonra büyücüler istenmeyen adamlar ilan edilse de Anton onlara ihtiyacı olduğunun farkındadır. Halkın öfkesinden korkan büyücülere koruma sözü verir ve onları geri getirir. Lazar eski görkeminden uzak olsa da hala medeniyetin beşiğidir. Anton’un soğukkanlı yönetimi, sayıları her geçen gün artan altın zırhlı şövalyeleri ve güvenilir olduklarını yeniden ispat etmek isteyen büyücüler ile Protean, Luna ve orclarının karşısına çıkmaya hazırdır.

Hagard / Matta

İsimsiz Yaratıcı Aarvad’ı ve onun bekçileri Arius ile Naru’yu yaratır. Sonrasında ise yaşamın ve ölümün, gündüz ile gecenin sürekli birbirini kovaladığı bu güzel dünyadan ayrılmadan önce Yaratıcı’nın hesaba katmadığı bir şey olur. Dağlar, toprak, engin denizler, esen rüzgâr ve ateş, bunların hepsi Yaratıcının iradesi ile ortaya çıkmış ancak Arius ve Naru gibi bu elementlere birer figür bahşedilmemiştir. Bu elementler Yaratıcı’nın Aarvad’ı yoktan var ederken hissettiği duygulardır, bir nevi bu duyguların karşılığı olan enerji formlarıdır. Kendi iradeleri vardır. Yaratıcı gider ve farkında olmadan elementleri başıboş bırakır.

Zaman geçer, Aarvad gelişir. Üzerinde yaşayanlar hırsları ve korkuları ile dünyaya şekil verirler. Bütün bunlar olurken ateş, su, hava ve toprak elementi içgüdüsel bir şekilde bir araya gelir ve bir form alırlar. Böylece ortaya sürekli değişen, sürekli farklı bir ruh haline bürünen, büyünün ve gizemin tanrısı Matta ortaya çıkar.

Matta demek Hagard demektir. Elementleri kontrol eden bu tanrı, üzerinde dört mevsimin yer yer aynı anda yaşandığı, kendisi gibi kontrol edilemez ve öfkeli bu toprak parçasında hüküm sürmektedir.

Matta demek büyü demektir. Kimi zaman büyücüler Matta’nın öfkesinden ortaya çıkan yıldırımlar ile düşmanlarını küle dönüştürür, kimi zaman heyecan ve coşkusunu temsil eden ateş duvarları ile orduları durdururlar. Büyü yolunda ilerledikçe, Matta sırlarına vakıf oldukça diğer elementleri de kullanan büyücüler rahipler gibi açıkça olmasa da gizli bir şekilde, bazen içlerinden yaptıkları her büyü sonrası tanrılarına şükrederler.

Cyrus gibi çok yetenekli bazı büyücüler ise Matta’yı tamamen anlayıp, onun sırlarına vakıf oldukları zaman güçlü gizem büyülerine erişim sağlarlar. Görünmezlik, şekil değiştirme gibi büyüleri zihinlerine kazıyan bu güçlü büyücüleri alt etmek neredeyse imkansızdır.

Matta dengesiz bir tanrıdır, Hagard’ın her yerinde, her parçasında onun izlerini görmek mümkündür. Bazen yağmurlu günde bir ağacın dibinde hüzünlü bir şekilde ağlarken, bazen de öfkeli bir şekilde gökten şimşekler yağdırıp Hagard’a girmeye cesaret edenleri cezalandırırken çıkabilir karşınıza.

Dengesiz ruh haline sahip bu tanrı sadece ateşe, fırtınaya, toprağa ve suya hayat vermez. Onun enerjisinden ve iradesinden doğmuş, Hagard’ı evi bilen ve canı pahasına koruyan yaratıklar bir savaşçının karşılaşabileceği en zorlu düşmanlardır. Hagard’a girip de sağ çıkmayı umut eden bir savaşçının kesinlikle yardıma ihtiyacı olacaktır. Zira hiçbir savaşçı tek başına ölmek bilmeyen bir trolle ya da acı hissetmeyen bir taş golemi ile savaşmak istemez. Hagard’ın kudretli gardiyanı, acımasız bir dev olan Overlord ile karşılaşmak ise ölümle yüzleşmek demektir. Maceracılar ancak takım olarak hareket ettikleri takdirde, birbirleri için fedakârlık yapabilirler ise Hagard’tan sağ çıkmayı ümit edebilirler.

Hagard’ın toprağı çağlardır yeterli güce sahip olmayan savaşçıların kanlarıyla sulanmıştır ve sulanmaya devam edecektir. Buraya gelen pek az savaşçı bütün tehlikelerle yüzleşip evine bir efsane olarak dönmeyi başarabilmiştir. Denemeye devam etmelerinin tek sebebi Hagard’a girip de sağ çıkmanın çok büyük bir onur olmasıdır.

Draha / Narungard

Soğuk bir gecede, bir handa, Hagard’ı yürümüş ve sağ çıkmış bir savaşçının hikayelerini dinlemek elbette ilginç olabilir. Genelde iyi bir hikâye dinlemeye aç olan insanlar savaşçının etrafında toplanıp onun abartılı maceralarını dinlerler ve keyifli bir gece geçirirler.

Ancak biri eğer Aarvad’ın o güne kadar gördüğü en acımasız ve tehlikeli yaratık olan Draha’dan bahsederse insanlar hemen uzaklaşır. Özellikle gece vakti yaşlı ejderha Draha'nın adını anmak uğursuzluk sayılmaktadır.

Draha'nın bu dünyaya nasıl geldiğine dair kesin bir bilgi yoktur. Bazı rivayetler onun Yaratıcı’nın önceki dünyalarından Aarvad’a gelmiş, bir şekilde hayatta kalmış kudretli bir varlık olduğunu iddia etse de bu teori kesin olarak kanıtlanmamıştır. Kanıtlanması da mümkün değildir çünkü zorlu bir arazi olan Narungard Çölü’nü geçmek, zorlu arazinin tehlikeleri ve canavarlar ile başa çıkmak çok ama çok zordur. Bütün bunların üstesinden gelinse bile Draha kimsenin karşılaşmak isteyeceği türden bir yaratık değildir.

Draha ve Narungard Çölü ne kadar korkutucu olsalar da çok yetenekli ve organize olmuş savaşçılar, en büyük olduklarını kanıtlamak, birer efsane olmak için çölün üzerindeki kadim kalelere girer ve birbirleri ile savaşırlar. Bunu tek bir amaç uğruna yaparlar. Karanlığın gözünün içine bakmak ve en büyük olmak. Bunu önce kendine, sonra da dünyanın geri kalanına kanıtlamak.

Kaleler ele geçirildikten sonra içindeki saf halde bulunan Narun Kristali’nin enerjisi büyücüler tarafından manipüle edilebilir ve bu büyücüler halk arasında “Karanlığın Kalbi” olarak bilinen zindanlara geçitler açabilirler. Bir savaşçı için bundan daha zor bir sınav yoktur.

On sekiz kattan oluşan, insanların akıl sağlığını sınayan tehlikelerden oluşan bu karanlık zindanda en güçlü savaşçılar ancak kalabalık gruplar halinde, bir takım gibi çalışarak ilerleyebilirler. Henüz en alta kata kadar gelebilen ve ejderha Draha ile karşılaşıp sağ kalabilen yoktur. Ancak bu bir gün olmayacağı anlamına gelmez. Aarvad’da her şey mümkündür.

E-Bülten kaydı oluşturun

Yeniliklerden haberdar olmak ister misiniz?

icon-phone icon-mail icon-play-button icon-stop-button icon-check-circle-fill icon-insert-images icon-videos icon-sound icon-faq icon-chat icon-ticket icon-question icon-arrow
×